Ana Sayfa
Mustafa Veysel Aksüt

Güneş ve Beton: Elektronik Müziğin İki Ruhu

Aynı müzik nasıl hem bir gün batımına hem de terk edilmiş bir fabrikaya ait olabilir?

Bir elektronik müzik etkinliğinde gözlerinizi kapattığınızda kendinizi nerede hayal ediyorsunuz? Denizin üzerinde batan güneşin turuncuya boyadığı bir ufukta mı? Yoksa beton duvarlarla çevrili, zamanın durduğu hissini veren karanlık bir depoda mı?

İlginç olan şu ki, ikisi de elektronik müziğin doğal habitatı sayılıyor.

Bugün elektronik müzik tek bir kültür gibi görünse de aslında birbirinden oldukça farklı iki dünyanın mirasını taşıyor. Bu dünyalardan biri Akdeniz'in sıcak rüzgârlarıyla şekillendi. Diğeri ise Soğuk Savaş'ın ardından yeniden doğan bir şehrin boş fabrikalarında. Birinin adı İbiza. Diğerinin adı Berlin.

Elektronik müziğin bugünkü kimliğini anlamak için önce bu iki şehrin hikâyesini anlamak gerekiyor.

Elektronik müziğin kökenlerini konuşurken genellikle türlerden bahsederiz: house, techno, trance, ambient... Oysa kültürlerin doğuşu çoğu zaman müzikle başlamaz. İnsanlarla başlar.

İbiza bunun en iyi örneklerinden biridir. 1960'lı yıllarda ada henüz dünyanın parti merkezi değildi. Hippiler, sanatçılar, gezginler ve alternatif yaşam arayan insanlar Avrupa'nın farklı noktalarından buraya gelmeye başladı. Onları çeken şey yalnızca müzik değildi. Özgürlük hissiydi.

İbiza'nın ilk kültürü aslında bir kaçış kültürüydü. İnsanlar burada gündelik hayatın kurallarından uzaklaşıyor, yeni kimlikler deniyor ve kendilerine daha geniş bir yaşam alanı açıyordu.

1980'lere gelindiğinde kulüpler ortaya çıkmaya başladı. DJ Alfredo gibi isimler aynı gece içinde disco, rock, house, pop ve ambient parçaları arka arkaya çalabiliyordu. Türlerin sınırları önemli değildi. Önemli olan, dinleyicide bırakılan duyguydu. Daha sonra "Balearic Beat" olarak anılacak bu yaklaşım, aslında İbiza'nın ruhunu yansıtıyordu.

Burada müzik bir amaç değil, deneyimin parçasıydı.

Berlin'in hikâyesi ise çok farklıydı. 1989 yılında Berlin Duvarı yıkıldığında şehir fiziksel olarak birleşmişti; fakat aynı zamanda yeni bir kimlik arayışına da girmişti. Özellikle Doğu Berlin'de yüzlerce terk edilmiş bina, depo ve endüstriyel alan bulunuyordu. Bu boşluklar kısa sürede yeni bir kültürün oyun alanına dönüştü.

Detroit'te doğan techno Avrupa'ya ulaştığında, Berlin'de bambaşka bir anlam kazandı. Daha sert, daha minimal ve daha karanlık bir forma büründü. Burada müzik bir kaçış değil, yeni bir toplumsal alan kurma biçimiydi.

İbiza ve Berlin arasındaki fark, aslında müzikten çok insanların müziği neden kullandıklarıyla ilgilidir. İbiza'da insanlar hayatlarından uzaklaşmak için dans eder. Berlin'de ise hayatın içinde kendilerine yeni bir alan açmak için.

İbiza kültürü daha çok kutlama fikri üzerine kuruludur: tatil, özgürlük, keşif, sosyalleşme, yeni insanlar, yeni deneyimler ve yeni hikâyeler. Bir anlamda İbiza, gündelik hayatın askıya alındığı geçici bir ütopyadır.

Berlin ise farklı bir ihtiyaca cevap verir. Burada kulüpler yalnızca eğlence mekânları değildir. Birçok araştırmacı Berlin kulüp kültürünü alternatif bir sosyal alan olarak tanımlar. İnsanlar burada statülerini, mesleklerini ve gündelik kimliklerini kapının dışında bırakır. İçeri girdiklerinde ise yalnızca kalabalığın bir parçasıdırlar.

Belki de bu yüzden Berlin'deki birçok kulüp fotoğraf çekimine karşı katı kurallar uygular. Çünkü amaç görünmek değil, deneyimin içinde kaybolmaktır. İbiza'da insanlar anı paylaşmak ister. Berlin'de ise anın içinde kalmak.

İşin en ilginç kısmı da burada başlıyor. Çünkü bu iki kültür yalnızca farklı yaşam biçimleri sunmaz; beynimizin farklı ihtiyaçlarına da seslenir.

İbiza deneyimi büyük ölçüde yenilik hissi üzerine kurulur. Yeni bir yer, yeni insanlar, yeni sesler, yeni manzaralar... Psikolojide yenilik deneyimlerinin dopamin sistemiyle güçlü bir ilişkisi olduğu bilinir. Bu nedenle gün batımında, açık havada ve kalabalık bir topluluğun içinde müzik dinlemek birçok insanda yoğun bir canlılık hissi yaratır.

İbiza'nın vaat ettiği şey tam olarak budur: hayatın biraz daha büyük ve biraz daha güzel hissedildiği birkaç saat.

Berlin'de ise durum farklıdır. Techno'nun tekrar eden yapısı, uzun setler ve minimal geçişler, dinleyiciyi sürekli uyarılmaktan çok daha içsel bir zihinsel duruma taşır. Saatler boyunca devam eden ritimler zaman algısını değiştirebilir. Düşünceler yavaşlayabilir. İnsan, kalabalığın içinde olmasına rağmen kendisini tuhaf bir yalnızlık ve içe dönüş hissi içinde bulabilir.

Bu yüzden birçok kişi techno dansını bir eğlence biçiminden çok, hareketli bir meditasyon olarak tanımlar. Dans burada performans değildir. Bir tür farkındalık pratiğidir.

Belki de elektronik müziğin en güçlü tarafı budur: hem kutlama hem de tefekkür için alan açabilmesi.

Bugün dünyanın birçok festivalinde, kulübünde ve etkinliğinde aslında bu iki kültürün izlerini görüyoruz. Gün batımına karşı çalınan melodik house setlerinde İbiza'nın ruhu yaşamaya devam ediyor. Karanlık depolarda yankılanan uzun techno setlerinde ise Berlin'in.

Bazen birine daha yakın hissediyoruz. Bazen diğerine.

Çünkü hayatın bazı dönemlerinde kaçmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bazı dönemlerinde ise durup kendimizi dinlemeye.

Belki de elektronik müzik bu yüzden onlarca yıldır etkisini kaybetmiyor. Çünkü içinde hem güneş var hem beton. Hem kutlama var hem yüzleşme.

Ve çoğumuz, farkında olsak da olmasak da, hayatımızın farklı dönemlerinde ikisine de ihtiyaç duyuyoruz.

Küvet logoKuvetmag